7 Mayıs 2015 serkan no responses

GERİCİ KLAVYE

GERİCİ KLAVYE

 İnsanların medya mesajlarından doğrudan ve hemen etkilenen boş kafalı yaratıklar olduğu düşüncesi Batı’da terk edileli 50-60 yıl oluyor. Medyanın etkilerinin az, yavaş ve uzun vadeli olduğu düşünülüyor ve bu etki mekanizmasının çok karmaşık olduğu, medya aktörlerinin ötesinde kişi ve kurumları da içerdiği keşfediliyor.

 Ama ülkemizde bir paradoks var. Cumhuriyetten bu yana halk bir “proje nesnesi” olarak görüldüğünden, hep eğitileceği, adam edileceği düşünüldüğünden, Batı’nın terk ettiği bu kavramlar bir türlü terk edilemiyor.

 Malum, Cumhuriyet aydınının şablonu, köy ağası ile köy imamının bir olması ve köylüyü sömürmesi üzerine kuruludur. Cumhuriyet öğretmeni de gelir köylüyü bilinçlendirip onlara karşı isyan ettirir ve kurtarır ve mutlu son.

 Çok arkaik görünmesine karşın, aydınımız hala bu şablonu aşabilmiş değildir. Ortada öyle bir köy kalmasa da, gitmese de görmese de, o köy onun köyüdür, zaten gitmemiş ve görmemiştir. Birkaç tanesi onları kurtarmak için gitmiş ama daha birinci gün köylüler tarafından ihbar edilip öldürülmüşlerdir.

 İnsanların “yanlış bilince” sahip olduğu düşüncesi sola, Marksizm’den kalmıştır. Marksizm’in bütün versiyonlarında proletaryaya bilinç hep “dışarıdan verilir”. Kendi haline bırakılırsa proletarya asla bilinçlenip devrim yapamaz. Ancak belli ekonomik ve demokratik taleplerle sınırlı kalır ve bir devrimle iktidara gelebileceğini düşünemez. İşte o bilinç “kitlelere” devrimciler tarafından dışarıdan verilir. Bu sokma akıl olmazsa halkın bir türlü kafası basmaz, ancak “öncü savaş” ile, karakola bomba atılarak, savcının kafasına sıkılarak falan bilinçlendirilirler…Tabi buna inanan devrimci gazetecilerin de bu görüntüleri medyaya taşıyıp halkı bilinçlendirmeye katkıda bulunması gerekir.

 İşte paradoks burada;  Madem halk cahil bırakılmaktadır, sınıf çıkarlarını bilememektedir, aynı eğitimden geçen bizim devrimci o bilince nasıl ulaşmıştır? Ona vahiy mi gelmiştir? Eğer o uyanabiliyorsa başkaları niye uyanamamaktadır? Âlemin bir akıllısı o mudur? Kendini uyanık, âlemi saf sayan aydınımız önce kendini açıklamak zorundadır. Bu kadar temiz, çıkarsız bir devrim bilincine nasıl ulaşmıştır? Hatta gerçekte böyle saf devrimciler var mıdır? Yoksa bizim aydınımız da dünyadaki pek çok ilerlemeci aydın gibi Batı’yı referans kabul eden, ona göre halkını “geri”, “kalkınmamış”, “kalkınmakta olan” diye sınıflandıran bir sömürge ajanı mıdır? Kendi halkının değerlerine yabancılaşmış, hatta onları toptan reddetmiş bu aydın, kimin aydınıdır?

Dünya genelinde sömürge aydınlarının paradoksu budur. Ancak bizim aydınımızın durumu daha da vahimdir.

Bizim aydınımız “İslamofobik”tir.

Hıristiyan bir aydının İslamofobik olması başka bir şeydir, içinde yaşadığı toplumun %98’i Müslüman olan bir ülkede İslamafobik olmak başka bir şeydir.

Ona göre İslam ile alakalı hiçbir şey modern, ileri, akılcı olamaz.

Müslüman kaldığımız sürece de bunların hiçbiri olamayacağızdır.

Oysa dünyada Budist’inden, Katolik’ine birçok halk sömürülmektedir, isyan etmektedir ve İslam, geri kalmışlığın bağımlı değişkeni değildir.

İşte bu bağnazlığı içerisinde bizim aydınımız muhafazakâr Müslümanların ilerici, demokrat, anti-emperyalist ve hatta devrimci olabileceğine inanamaz. Müslümanlar onun şablonuna sığmaz. Yurt dışından kızım Ayşe’ye aldığım bir dizüstü bilgisayarın klavyesinin Arapça çıktığını söylediğimde radikal Kemalist bir arkadaşım buna çok gülmüş “Wohahaa! Nası yane? Elif ba mı yazıyor, rahleye koyup mu kullanıyorsun” diye gülmüştü. Öyle ya o “karagacık burgacık” harflerle bilgisayar mı kullanılırdı? Araplar elleriyle ancak pilav yiyebilirler ve de kaşık kullanmadan. İslami diye Arap kültürüne dahi bu kadar yabancılaşan arkadaşım sömürge aydınımızın acıklı durumuna fazla marjinal olmayan bir örnekti. Malum, Arap alfabesi dünyanın sayılı birkaç alfabesinden birisidir, hem de en eskilerinden birisidir ve ayrıca ne Arap alfabesi, ne de Kemalist arkadaşımın bayıldığı Latin alfabesi Türklerin icadı değildir. Yani alfabesi bile olmayan bir ulusalcı arkadaşımın dünyanın en gelişmiş alfabelerinden biriyle alay etmesi sömürge aydınımızın dramıdır.

Aydınımız bu İslamofobiden kurtulmadıkça ne halkına yaklaşabilecek, ne dünyayı doğru algılayabilecek, ne da hayatının herhangi bir döneminde onun ideolojisi seçimle iktidara gelebilecektir. Kendi ülkesinde kendine yabancı bu kitle ancak İslamafobik dış güçlerin kullanışlı aptalı olabileceklerdir.

Buraya kadarı zaten çoğumuzun bildiği klasik sömürge aydını dramıdır.

Şimdi Türkiye’de bundan daha karmaşık bir durum daha var.

İslami kimliği ile tanınan ve zamanında ciddi bir kitle desteği olan bir grup “aydın”, özünde laik veya ateist olan aydınlarımızla kafayı barıştırabiliyor.  Aydınlarımız, daha dün “Fetocu” dedikleri bu grup ile seçim ittifakına girebiliyor. Yine “Beyaz Kürt aydınlarımız”,  binlerce KCK’lıya plastik kelepçe takıp ekrana melül melül dizen sonra da içeri tıkan bu “Fetocuları” arka kapıdan partilerine, makamlarına alıp hasbihal edebiliyorlar.

İşte ben bu ittifakın ne kadar “aydınlık” olduğunu çok merak ediyorum.

Share it!
Aenean mattis venenatis

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Serkan Kalemciler