25 Haziran 2015 serkan 2 responses

Yüzde 25’le başbakan olunmaz Kemal Bey

Genel seçimlere 20 parti katıldı. Seçimin sonucunda istatistiksel olarak manidar büyüklükteki dört parti Meclise girdi. Hatta yüksek seçim barajı gibi antidemokratik bir uygulama bile etkisiz kaldı ve Türkiye muhtemelen en adil temsile sahip meclisine kavuştu.

Sonuçta hiçbir parti salt çoğunluğu kazanıp tek başına hükümet kuracak gücü elde edemedi.

Ama beni bu sonuca yönelik yorumlar epeyce şaşırtıyor.

Mesela en yaygın olanı “halk bize muhalefet görevi verdi” yorumu.

Halk bir partiye neden muhalefet görevi versin? Hangimiz sandığa gidip gönlümüzdeki partiye oy verirken “oy vereyim ama muhalefette kalsın” diyoruz ki? Herkes partisinin iktidar olmasını ister. Çok umutsuzsa bile bir koalisyonla da olsa hükümette yer almasını ister.

Birinci parti olamayacağını çok iyi bilen ve hatta barajın altında kalmaktan korkan HDP yanlıları bile herhalde partilerinin bir şekilde hükümette yer almasını istiyordur.

“halk bize muhalefet görevi verdi” demek “halk bize teveccüh etmedi, bizi beğenmedi” demenin kibarcasıdır.

Bu arada tabi binde, hatta on binde 3-5 kesirlerle oy alan partilere oy verenler de kuşkusuz bir şey söylemek istiyorlar. Bu da demokrasinin bir parçası. Genel kabul şu ki “şimdi iktidar olan birçok görüş de bir zamanlar sadece birkaç kişi tarafından savunuluyordu.” Kuşkusuz bunda doğruluk payı var ama birkaç kişinin savunduğu her görüş de sonunda illa çoğunluğa mal olmuş değil.

Bu tür “marjinal” partilerin mesajlarını göz ardı etmemekle beraber, eğer çok uçuk değilsek ortada bir de ülkemizin somut, ana akım bir gündemi vardır, herkesin bildiği, kabul ettiği sorunları vardır. Nedir bunlar?

Birincisi, ekonomi 2007’den itibaren duraklamaya girdi. Tamam görece olarak iyi bir performans sergilese de genel olarak 2007’den beri milli gelirde dikkate değer bir artış yok. Bu, istihdamda artış yok demektir, kısaca işsizlik artmaktadır. Yani birinci sorunumuz ekonomik reformları sürdürmektir

İkincisi, başta Kürtler olmak üzere AK Parti’nin geliştirdiği açılım süreçleri çeşitli nedenlerle sekteye uğratılmıştır. Bu sürecin ilerletilmesi, boşlukta kalan bu hakların bir anayasal çerçeveye oturtulması gerekmektedir. Yani ikinci sorunumuz siyasidir, başta yeni bir anayasanın yazılması olmak üzere siyasi reformları sürdürmektir.

Bizde ise koalisyon hesapları ülke gerçekleri üzerinden değil, siyasi partilerin sözüm ona savundukları soyut ideolojik pozisyonlar üzerinden yapılmaktadır. Oysa büyük sorunlarımız bellidir ve yukarıda saydığım bu sorunlara çare bulamayacak ise kim ne koalisyonu kurarsa kursun iki seneye kalmaz erir, kendini de memleketi de batırır. “İlk kez mi batıracaklar?” derseniz, hayır ama bu kez durum farklı. Artık çıta yüksek. Gençlere “yol yaptılar, köprü yaptılar, havaalanı yaptılar” dediğinizde,  “yapacaklar tabi, işleri ne?” diyorlar. Yani alt çizgi AK Parti, onu aşamayanın fazla geleceği yok bu ülkede.

Ekonomik sorunumuz için en yaygın öneri “katma değeri yüksek mallar üretmek” olarak ortaya çıkmaktadır. Hala, marka bir cep telefonumuz, arabamız, televizyonumuz yok.

Yine ekonomi ile doğrudan bağlantılı bir diğer sorunumuz ise uluslar arası ilişkilerimiz. Arap baharı öncesinde aslında güzel bir Türk ticaret baharı başlamıştı. Yüzümüzü Ortadoğu’ya da dönmüş, sınırları, gümrükleri bir bir kaldırmış, mayınları temizlemiştik. Sadece yemek yiyip dönmek için bile Gaziantep’e binlerce Suriyeli geliyordu. Bizim komşularla bir sorunumuz yoktu.

Ama Türkiye’deki yumuşamaya paralel, orada da, soğuk savaş ertesinde,  yarım asırlık Baasçı baskı rejimlerinin sonu gelmişti ve halk daha özgür, daha iyi yaşamak istiyordu. Direnmeye başladı ve bunun adı da “Arap Baharı” oldu. Tabi hiç şaşırmadık ki Batı buna seyirci kalamazdı, kalmadı da. Daha birinci yılın sonuna gelmeden anladı ki Ortadoğu’nun neresine bir sandık koyarsanız koyun, sandıktan laik eğilimlilerden çok İslami eğilimli partiler çıkacaktır. Demokrasi diye tutturuyorsanız buna razı olacaksınız, ya da hiç sandık koymayacak, demokrasi havariliğinden de vazgeçeceksiniz. Nitekim öyle de oldu, Arap baharı kışa çevrildi,  yüzde 52 oy alan Mursi, Batı destekli bir askeri darbe ile indirildi, idama mahkûm edildi. Bizim pek de “Arap’ı çorabı” örnek almayan laik faşistlerimizin de hemen ağzı sulandı. Acaba on yıldır Cumhuriyet mitinglerinde, Gezi soytarılıklarında kurdukları hayal gerçek olabilir miydi? Ama olmadı. Seçimlerde en çok oyu yine Recep Tayyip Erdoğan’ın kurduğu AK Parti aldı. Yani halk AK Parti’den vazgeçmedi. Halkın, vazgeçtiklerine ne yaptığını 2002 seçimlerinde baraj altında kalanlardan biliyoruz.

Ancak Arap baharının siyasi sonuçlarına doğrudan taraf olmak akılcı bir siyasi tercih midir? Kuşkusuz Sisi, halkın iradesine el koymuş kanlı bir diktatördür. Ona karşı olmak doğru bir tavırdır. Ama uluslar arası diplomasi böyle bir şey değildir. Eğer seçimle geleni indirenle hiç siyasi ilişki kurmayacaksak, Körfezin, aklına seçim bile getirmeyen krallarını ne yapacağız? Araştırdığım kadarı ile Türkiye-Mısır ticareti 6 milyar doların üstüne çıkmıştı ve 10 milyar dolara doğru ilerliyordu. Kahire’de satılan en temel temizlik malzemeleri hep Türk malıdır. Gidenler, görenler hep anlatırlar. Şimdi ilişkileri dondurmak, ticareti sıkıntıya sokmak, eğer Sisi’yi devrime yolunda somut bir adım sağlamıyorsa, tersine sıradan insanları cezalandırmakla sonuçlanıyorsa başka bir siyaset izlemek gerekmez mi? Ortadoğu’da her ülkenin başına seçimle iktidar gelmesini istemek başka bir şey, böyle olmadı diye küsmek başka bir şey. Yeri ve zamanı geldiğinde “one minute” demek çok güçlü bir dış politika olabilir. Ama asıl diplomasi tam da her zaman “one minute” dememeyi başarmaktır.

Ekonomimizi düzlüğe çıkaracak bir başka çözüm de uluslar arası ilişkilerimizi duygu değil akıl çerçevesine oturtmaktır.

Not: Sayın Süleyman Demirel’in vefatı ile ilgili bir şey yazmadım. Benim gibi birçokları için Demirel, Menderes-DP bayrağını devralan ancak hakkıyla dalgalandırmayarak kitleleri hayal kırıklığına uğratan kişidir. O hayal kırıklığından biraz Özal ile çokça da AK Parti ile kurtuldu insanlar. Ama sosyal medyada Demirel en çok Deniz Gezmiş’lerin asılmasına onay vermesi ile anıldı ve demokrat olmamakla, faşistlikle suçlandı. Evet, Demirel çok faşistti de Deniz Gezmiş’in THKO’su demokratik sivil toplum kuruluşu muydu? Mahir Çayan’ın THKP-C’si doğasever, çevreci bir örgüt müydü?

Share it!
Aenean mattis venenatis
Comments
  1. İsimsiz     | Reply

    Ya sen nerenin adamisin? Attiginiz mansetler gibi kaleminizde icinizde kirli. Tarafsiniz da hic mi adamlik insanlik yok satilmayin kardesim sattirmayin kendinizi.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Serkan Kalemciler